5 Mart 2012 Pazartesi

Aaaaaaaayyyhhhhh!

Aynı anda 3 şeyi birden yapıyor olabilir miyim? Evet, olabilirim. Bunun nedeni yaptığım işin çok uzun sürmesinden mütevellit artık çıldıracak noktaya gelmem olabilir mi? Evet, olabilir. Bir yandan iş yapıp, bir yandan şarkı peşinde koşturup, diğer yandan yazı yazıyor olabilir miyim? Evet, olabilirim. Böyle durumlarda kendimi otomatiğe bağlayıp, duygularımı aldırmış gibi yaşıyor olabilir miyim? Evet, olabilirim. Bakışlarım robotlaşmış olabilir mi? Elbette olabilir. Ev ahalisi bundan panikliyor olabilir mi? Kesinlikle olabilir! Odadaki herşeyi duvardan duvara fırlatmak, evi komple dağıtmak ve arabaya atlayıp şehri terketmek istiyor olabilir miyim? Evet, olabilirim! Bunları yapamayışımı henüz şuurumu tam olarak kaybetmemiş olmakla birlikte görev bilinci, arkadaş sevgisi ve de aklı başında insan formatından çıkamayışıma bağlayabilir miyim? Evet, bağlayabilirim. Buna rağmen, asla konuşmadığım için biraz ürkütücü görünüyor olabilir miyim? Evet, olabilirim. Bu işin bitmesine az kalmış olabilir mi? Umarım, öyledir. Bunu bile bilemeyecek kadar kopmuş olabilir miyim? Evet, olabilirim. Sıkıntıdan evi yemiş olabilir miyim? Kesinlikle olabilirim! Cümleler bile birbirini takip edemeyecek kadar alakasız olabilir mi? Evet, olabilir. Uykusuzluktan delirmek üzere olabilir miyim? Evet, kesinlikle olabilirim! Bu yazıyı yazarken bir tane de alakasız yazı yazıp depolamış olabilir miyim? Evet, olabilirim. Artık yazıyı bitirip işimin başına dönebilir miyim? Denerim...
.

2 Mart 2012 Cuma

Gimli'yi seviyorum...

LOTR serisinin son filminde Gimli der ki:

"Certainty of death; small chance of success... What are we waiting for?"

;)
.

28 Şubat 2012 Salı

Bon Jovi - Diamond Ring


Ankara karlar altında... Dışarısı o kadar sessiz ki iç sesinizi bile duyabilirsiniz. :)
... ve bu tam bu geceye uygun bir şarkı. Büyüleyici sesli güzel adamdan... ;)
.

Ortaya at, yesinler

Durmadan... ama durmadan aynı yönde cümleleri, hatta paragrafları, kendisine ait her türlü sosyal medyada paylaşan ve bu paylaşımlarıyla beyninizin her bir hücresini taciz eden bir insan tipi düşünün. Düşünün ki bu insan tipi ötelemek ya da itelemek istemeyeceğiniz biri. Yani "Bloklayayım, gitsin!" diyebileceğiniz biri değil. Bunu dememenizin nedenleri var tabi. İnsani gerekçelerden tutun da size özel sayılabilecek yelpazede çeşitlilik gösteren bir dizi "nedenler"...

Ama bu sıra sıra nedenler tek bir gerçeği değiştirmiyor: Bu "durum"lardan, twitlerden ya da benzerlerinden kusmak üzeresiniz. Bazen düşünüyorsunuz... Bu kadar ileri görüşlü görünmesine rağmen gerçekte bu kadar dar görüşlü olunabilir mi, diye... Ama oluyor işte. Önce görmezden gelmeyi deniyorsunuz, olmuyor. Çünkü açtığınız her sayfada. Sonra takılmamayı deniyorsunuz ama yine olmuyor çünkü ağır taciz altındasınız. Beyniniz taciz ediliyor. Düşüncelerinize saldırıyor. Ufak ufak sinirlenmeye başlıyorsunuz. Kökten çözümler arıyorsunuz ama yok. Taciz devam ediyor. Etrafınızdaki çoğu insan aynı durumda ve hiçbiri tepki vermediği için de "Acaba anormallik bende mi?" diye düşünmeye başlıyorsunuz. Hayır, değil! Sadece tepki vermiyorlar, o kadar. Bir sebepten... Ne olduğunun çok önemi yok çünkü hepsi zaten aynı kapıya çıkar. Böyle böyle haftalar, hatta aylar geçiyor. Taciz artarak devam ediyor. Bazen karşınızdakini sarsıp "Gerizekalı mısııııın??!!!" diye bağırmak istiyorsunuz ama çok boşuna bir çaba olacağının farkındasınız. Büyük olasılıkla sakince yüzünüze bakıp daha soğukkanlı ve insancıl olmanız gerektiğini söyleyerek sizi tümden insanlıktan çıkaracak. Çaresizsiniz.

Derken bir gün bu çemberin içinden nasıl kurtulurum diye düşünürken en başta sormanız gereken soruya takılıyor aklınız: Neden? Neden sürekli bana empoze edilmeye çalışılan bir şey var? Neden sürekli olarak düşüncelerle taciz ediliyorum? Neden ...? Neden ...? Neden ...? Çünkü içinde bulunduğu durumla ilgili o kadar kötü hissediyor ki sürekli olarak bombardıman yaparsa kendini anlatabileceğini, bunları örneklendirirse ifadesini güçlendirebileceğini ve fikrini meşrulaştırabileceğini düşünüyor. Kendi gibi düşünen insanları ne kadar çok örnek gösterirse, yalnız olmadığını size o kadar ispatlamış olacak. Fikri o derece güçlenecek onun gözünde. "Bak, yalnız değilim. Benim gibi düşünen, buna inanan birçok insan var!" diyecek. Derdi çözülemese de rahatlayacak. İnsanları tepkili oldukları konuda tartıştırarak olaya alıştırmak da cabası. Tıpkı birkaç senedir, birçoğumuz için kırmızı çizgi olan bazı konuların ortaya atılarak tartışılmalarının sağlandığı gibi... Taktik hep aynı: İkna etmeye çalışma. Ortaya at, tartışılmasını sağla. "Nasılsa birileri demokratik davranabilmek adına benim hakkımı da koruyacak. Öyleyse ben neden kendimi yorayım? Yesinler birbirlerini, ben hazıra konarım!" diye düşünüyor. Haksız mı?
.

27 Şubat 2012 Pazartesi

... and the Oscar goes toooooooo:

Oscar töreni gözlemlerimi kısaca paylaşmak istiyorum sevgili okuyucu. Kısa olacak çünkü saat 5.40 ve daha yarısına falan geldik sanırım. Uykudan bayılmak üzereyim. Kısa kısa notları aktarıyorum:

+ Billy Crystal, Morgan Freeman ve Glenn Close geceleri kesin buzdolabında uyuyorlar. Ben bu görüntüleri başka bir şeyle açıklayamıyorum...

+ Cirque de Soleil inanılmaaaaaaz! Süper bir gösteri yaptılar ama kısaydı.

+ Hatunların hepsi zürafa gibi. Adamlar pigme.

+ Herkes gelirken dudakları yanaklara diktirmiş. :P

+ Angelina Jolie'ye gıda yardımı yapılmalı. Sanırım 20 kg...

+ Nick Nolte 1000 yaşında görünüyor. Zaten salonun tamamına bakınca huzurevinden canlı yayın yapıldığı söylenebilir.

+ Dünya üzerinde Milla Jovovich'in tavlayamayacağı bir adam yok! Mikrofonla cilveleşti kadın!

+ Natalie Portman yandan bakılınca görünmüyor!

+ Fransız aksanıyla İngilizce berbat birşeymiş...

+ Christopher Plummer hepimizi gömer; üzerine 50 yıl daha yaşar. 82 yaşında Oscar aldı adam yahu!

+ Tek tahminim The Iron Lady'nin En iyi Makyaj Oscar'ı kazanması yönündeydi. Tutturdum. Meryl Streep'in de kazanmasını umuyorum.

+ ... and here is the one and only nominee for the "Best Sleeping Artist": Joujou! ... and the Oscar goes toooo Joujouuuuuuu! :P

+ Uykum geldi. Dağılın!
.

Reklamdı, gerçek oldu! :P

Bir sır: Biscolata adamları gerçek! Valla bak. Ben 2 tanesini Ankara'da gördüm. Şöyle oldu:

Olanca sıkıcılığıyla geçmemekte olan (evet, geçmiyordu resmen!) bir Cumartesi günü, evde çalışırken kapı çaldı. Açtım. Ne göreyim? 2 tane Biscolata adamı kapıda! Adamlar öldürücü gülümsemelerle bana bakarken ve ben de tam anlamıyla mavi ekran vermişken, bir tanesi konuşması gerektiğini nihayet hatırladı ve sonrasında şöyle bir diyalog gelişti:

Biscolata 1: "Merhaba! Biz X Güvenlik Şirketi'nden geliyoruz. Şirketimizi daha önce duymuş muydunuz?
Joujou: (Son derece sakinmiş gibi donuk bir bakışla) Evet. Arabalarınız her yerde!
Biscolata 1: Ahahaha! Trafikte sizi sıkıştırıyorlar mı yoksa?
Joujou: (Hala donuk...) Yok, daha ziyade kalabalık yapıyorlar (Ne dedim?!!)
Biscolata 2: .......... :)
Biscolata 1: Ahahaha! Anlıyorum. Peki neden sürekli arabalarımızı görüyorsunuz, biliyor musunuz?
Joujou: (Alnına biraz saç mı düşmüş? Yakışmış...) Araç filosu mu kiraladınız? (Yuh Joujou?!)
Biscolata 1: (Gülümseme sabit sanırım) Evet, o da var ama X Güvenlik Şirketi vıdı vıdı vıdı... O yüzden şirketimiz bıdı bıdı bıdı... üstelik de hizmetlerimiz bada bada bada...
Biscolata 2: .......... :)
Joujou: (Sıkılmış gibi yaparak...) Anket falan mı yapacaksınız?
Biscolata 1: (Gülümseme hala sabit...) Aslında size şirketimizi tanıtmak istiyoruz. Numaranızı verseniz ve daha sonra sizi arasam, tanıtım için bir gün ve saat belirlesek?
Biscolata 2: .......... :)
Joujou: (Taşikardi mi geçiriyorum? Eveet! :D) Anlıyorum ama hiç vaktim yok. Siz bana bir broşür verseniz? Ben incelesem ve satın almak istersem sizi arasam? (Aferin kızım, iyi idare ettin! Devam!)
Biscolata 1: (Gülümseme çapkın ve ötesi...) Ama broşür benim! (Ohaaaa!)
Joujou: (???? Joujou geçersiz işlem yürüttü. Kapıyı kapatmak ister misiniz?!...) Anlıyorum. O halde şöyle içeri buyrun, ben sizi bir inceleyeyim...

.... dedim ve olaylar gelişti... diyebilmek isterdim ama tabi ki öyle olmadı. Bu cüretkar cümle karşısında anında kendime geldim, alaycı bir biçimde gülümseyerek, "Teşekkür ederim ama ben basılı olanları tercih ediyorum! İyi günleeeeer!" diyerek kapıyı yavaaaaşça kapattım. Pişman değilim! :P

Yalnız bu arkadaşlar hala Ankara sokaklarında, haberiniz olsun! ;)
.

FOS...

Giderken her şeyin yerli yerinde olduğundan çok emindim. Toparlamak çok uzun zamanımı aldığı için içerde dikkatli hareket ediyordum. Sık kullandıklarım haricindekileri pek kurcalamıyordum. Paketlenmiş, arkalarda bir yerlere kaldırılmış olanlar vardı. Onları yıllarca hiç açmadım. İçlerindekiler bugüne uygun değildi. Birkaç kutunun kapağının aşındığını farkettim. Bunlar kararsız kaldığım şeyleri koyduğum kutulardı. Gözümün önünde değil ama elimin altında durmasını istediklerim için. Ara ara açıp baktığım kutular... Bir tanesinin içinde canlı birşey var gibiydi. Kapak ara sıra kendi kendine hareket ediyordu sanki... Ama açmaya cesaret edemedim hiçbir zaman. İçindeki beni ölesiye korkutuyordu!

Her şeyi yerli yerinde bırakıp, kapıları kapatıp çıktım. Kısa bir süre sonra dönebileceğimi bildiğim için içim rahattı. Ama öyle olmadı... Güvenle kapadığım kapıyı, dönüşümde açık buldum. Ardına kadar. İçerde bomba patlamış gibiydi. Her şey, her yerdeydi! Fotoğraflar, şarkılar, giysiler... 1-2 tane şarap mantarı. Bir tanesinin üzerinde tarih var. Önemli kabul ettiğim bir tarih belli ki. Şimdi hatırlamıyorum. "Son zamanlarda çok dalgınsın" cümlesini sık duyuşum boşuna değil. Yüzlerce kağıt: Farklı el yazıları üzerinde. Islak mendiller... İçilmiş binlerce sigara... Kırılmış 'şey'ler... Odalar dolusu kahkaha... Bir sürü komik şaka... Sabahladığım geceler darmadağınık ortada... İş için sabahladıklarıma hiç dokunulmamış ama. Hızlı hızlı yürüdüğüm bir sahne tam ortada. Bir kenara sınavdan çıktığım sahne atılmış. Yorgun ama mutluyum. Taşınıyorum bir başkasında. Sevdiğim bir elbisem sarkıyor kapanmış bir kafenin camından. Oraya ilk gittiğim gün üzerimdeydi. En çok fotoğraflar dağılmış... Bir şey aranmış gibi. Beklenen bir sahne var belli ki. Belki özlenen... Her yer dağınık...

O kutu devrilmiş... İçindeki artık dışarda! Korkmalı mıymışım gerçekten? Kesinlikle. Çıktığında her yeri böyle dağıtacağını biliyordum çünkü. Kendine aitmiş gibi dolaşmış her yerde. Sakladıklarımı bulup çıkarmış. Her şeye dokunmuş... Dokunmuş... Sesini bırakmış... Göremiyorum ama orada. Toplamama izin vermeyecek bundan sonra da...
.

20 Şubat 2012 Pazartesi

Bon Jovi - My guitar lies bleeding in my arms

Beni kurtarsa kurtarsa Bon Jovi kurtarabilir... ;)

.

İmdaaaaak!

İnsanın nefret ettiği bir şarkının pençesine düşmesi bir nedir arkadaş?! Dinlediğim günden beri hiç sevmediğim bir şarkı, şu aralar hem benim için yazılmış gibi hem de sürekli kafamın içinde fon müziği olarak çalıyor. İğrenç bir durum! Ne yaptığım, nerede olduğum hiç farketmiyor. Diyelim ki ekmek almaya gittim. "Bir Ata ekmeği lütfen" derken kadın arkadan avaz avaz bağırıyor. Haliyle benim suratım asılıyor. Fırıncı amca üstüne alınıyor. Bazen derste oluyor. Üstelik de ben konu anlatırken. Kadın kulağıma eğilmiş usul usul söylüyor bu sefer de şarkıyı. Derste çok kontrollü olduğum için sorun yaratmıyor ama sevmediğin bir şarkı fonda çalarken ders anlatmak da keyifli olmuyor. Evren bana bir mesaj vermeye çalışıyor ve ben ısrarla o mesaja kulaklarımı tıkıyorum sanırım. Anladım ben onu.
.

17 Şubat 2012 Cuma

Joujou, Sibirya'dan bildiriyor!

Başlığa aldanmanı umarak yazıya başlıyorum sevgili okuyucu. Birazdan paylaşacağım fotoğrafla da bu uydurmasyon durumu desteklemeyi düşünüyorum. Başlığın içindeki tek gerçeklik payı ise Ankara'nın Sibirya'ya dönmüş olması. Ömrümde böyle bir soğuk görmedim ben! Ankara'nın sert ayazı çok ünlüdür ama bu tarifler ötesi bir durum gerçekten! Yürürken kulağınız, burnunuz kopup düşecek sanıyorsunuz. O derece!


Bu görmüş olduğunuz fotoğraf benim iş yerim olur. Şehre 10 cm kar yağdıysa, bizim yerleşkeye 20 cm yağar. Bir tarihte, soğuktan yiyecek bulamayan kurtların yerleşkeye indiği ve çalışmayan öğrencileri yedikleri de rivayetler arasındadır. :P

Bu kadar soğukta kar yağması demek, daha sonra o karların buza dönmesi ve Joujou'nun artistik patinajda derece yapması demektir. Gerçekten de geçen hafta apartmandan çıkıp sokağa adım atmamla birlikte kendimi yere paralel biçimde havada bulmam bir oldu! Buzun üzerine yumuşak iniş söz konusu olmadığından, ben yere doğru inişe geçtiğimde yanımda yukarı doğru yükselen demir parmaklıklara yapıştım hemen. Ancak parmaklık biraz agresif çıktı ve parmağımın deriiince bir kısmını onda bırakmam konusunda ısrar etti. Bir anda elim kan içinde kaldı. Bembeyaz karların üzerinde fotoğrafçılara acaip malzemeler bıraktım. :P

Fena kanadığı için pansuman yapılması gereken parmağım ve ben bir görüşmeye yetişmek zorunda olduğumuzdan hemen dolmuşa atladık. İndiğim yerde mutlaka bir eczane vardır diye düşünerek, parmağıma pres yapmak suretiyle kanı durdurmaya çalıştım. İnince de gözüme kestirdiğim ilk eczaneye daldım. Ancak gözüme iyi kestirememişim demek ki... Diyalog şöyle gelişti:

Joujou: Günaydın. Az önce parmağımın bir kısmını paslı bir demirin üzerinde bıraktım. Pansuman yapabilir miyiz?
Eczacı kişi: (Havuz problemi sormuşum gibi bakarak) Pansuman malzemem yok!
Joujou: Efendim???
Eczacı kişi: Pansuman malzemem yok!
Joujou: Baticon'unuz da mı yok?? (Bir havuzu 3 musluk 1 saatte doldurmaktadır. Psikopatın biri de gelip başka bir vanayı açarak boşaltmaktadır. Bu psikopat kimdir?!)
Eczacı kişi: (Tezgahın altında uzuuunca bir süre söylene söylene sondaj yaptıktan sonra) Baticon yok ama bu var. (Baticon muadili birşey)
Joujou: Peki. Pamuk var mı?
Eczacı kişi: (Zannedersin ki adamdan sadece Ay'da bulunan birşey istedim!) Hmmm... (Tekrar sondaj. Oflamalar, poflamalar) Burada.
Joujou: Peki siz pamuktan bir parça koparıp, üzerine Baticor sürüp bana uzatabilir misiniz? ("Bunu yapabilir misin? O kadar kafan çalışıyor mu?" bakışları atmış olabilirim)
Eczacı kişi: Hmmm... (Bu arada ağır hareketlerle pamuğu yolup üzerine Baticor sürüyor)
Joujou: (Elime pansuman yaptıktan sonra) Bunu sarmamız gerek. Yara derin, açık kalmamalı. [Heeyyttt! Doktorum ben! :))]
Eczacı kişi: Hmmm...
Joujou: Evet?
Eczacı kişi: Hmmm... [Eczacı kişi pause... Mavi ekran verdi burada! :))]
Joujou: (Etrafta kamera arayarak) Yani sargı beziniz var mı? Ya bant?
Eczacı kişi: Hmmm... (Önüme bir paket sargı bezi koyar)
Joujou: (Katil psikolojisini anlamaya başlıyorum... ) Açabilir misiniz paketi? Ben tek elle yapamıyorum da!!!
Eczacı kişi: Hmmm... Höfff!
Joujou: (%&+35/&)@!!!! ABV!!!) .......
Eczacı kişi: Bunu sargı beziyle sardıktan sonra bantlamak lazım. Bantlayayım bari!
Joujou: (..... Dumur denizinde balığım bu noktada ben) Borcum ne kadar?
Eczacı kişi: 1.5 Lira.
Joujou: (Parayı uzatıp) Buyrun! (ABV senin! Embesilll!!!)


Eczaneden çıktıktan sonra yanıma bir adam gelip mikrofonu burnuma sokarak "Merhaba! 'Batırcan'la salak şakalar' programına çıktınız! Kameraya el sallayın! Ahahahaha!" dedi. Ben de tabi o şokla elimi bir sallamışım, farkında olmadan adamın kaşını açtım... diye devam edebilmek istedim bir anda. Neyse ki şuurumu kaybetmeden önce olay mahallini terketmeyi akıl edebildim. Eczacı kişi hala sağ. Muhtemelen bitkisel hayatına devam ediyor. Düşündükçe aklıma nedense "terliksi hayvan" gibi bir kelime geliyor.

Ve Ankara'ya haaaalaaaa kar yağıyor! Bezdim.
.